Allah’ın Yası

Şu dağlar ulu dağlar vay leylam
Gölgesi koyu dağlar vay leylam
Ben derdimi söylesem vay leylam
Gökteki bulut ağlar vay leylam
– Muharrem Ertaş

<<Allah’ın Yası>> Böyle adlandırdığım şey belki henüz başlamamış, belki de hiç başlayamayacak bir şey. Hafızamızı tazelemekten de bahsedemem. Zaten konu, deneyimlediklerini bir araya getirip de taşıyamayan, anlamlandıramayan ve anlatamayan bir durumun etrafında şekilsizliğini koruyor. Deneyimlenemeyen bir olay olması da muhtemel. Bahsettiğim şey bir kayıp durumu. Allah’ın kayboluşu.

Caspar David Friedrich, Der Mönch am Meer [Deryanın Kıyısındaki Keşiş], 1810
Buna kayıp demektense daha aktif adlar konabilir, konmalıdır da. Ancak bunlar meselenin birbirinden ayrılamaz olsalar da birbirlerine indirgenemeyen taraflarını oluşturuyor. Tanrı’nın ölümü en tanıdık olanı. Daha az bilinenleri: Allah’ın cinayeti. Allah’ın intiharı. Bunların inkârı; yani Allah’ın yok oluşunun, kayboluşunun inkârı ve -aynı zamanda denemeyecek- Allah’ın var olmuşluğunun inkârı bu yasın tutulmasına ve böylece sonlandırılmasına engel oluyor. Bu engelleri aşma gereği bizi kaçınılmaz olarak yas, melankoli, travma, beden ve terapi etrafındaki tartışmalardan faydalanmaya ve yası konu edinen trajik edebi metinleri düşünmeye itiyor. Yas ölümle, ölüyle özdeşlememek için mecbur olduğumuz insani bir etkinlik.

Allah’a tarihsellik ve zamansallık hassasiyetleri taşıyarak yaklaşmaktan bahsediyorum. Bunun bağlamı benim için bir kopuşun, kayboluşun ertesi, bir dönüşümün içi/yakınıdır. Bu olayın içerdiği boşluklar, geçişler, kopuşlar tanınmadığı müddetçe varlıktan, hayattan uzakta yaşamaya kendimizi mecbur bıraktığımızı düşünüyorum.

İnsan sevdiği bir şeyi kimseyi kaybettiğinde üzülür, onun yokluğu ile baş eder -ister farkındalıkla ister bilinçaltıyla. Sevdiği şeyin bıraktığı izlerin devamlılığı ile sevilenin yaşamını kaybedişi arasında kalan kişi ve toplum zor gelen bir yas sürecine girer. Artık gerçek olan nedir? Geçmişte kalan nedir? Bunların ayırdına varmakla sonlanır yas. Bu sırada kaybın reddi ihtimali ortaya çıkar, siyasi sebeplerle beraber sevgiliye sadakatin, sevgiliye yatırılmış duygunun yarattığı bağlılığın sonucudur.

Gerçekleşmiş ve gerçekleşmemiş olayın ertesinde zamanın, gerçekliğin yasalarına neden uyalım mı? Hayatın sevda karşısında ne önemi var? Kaybetmediğim bir şeyin, kimsenin yasını niçin tutayım?

Bunları sayıklama olarak görmemek mümkün değil. Dolayısıyla yas, kaybın çeşitli biçimlerde inkârı ile yas olarak başlayamıyor.

“Birçok basamağıyla muazzam bir dinsel zalimlik merdiveni var; ama bunların içinden üçü en önemlileri. Bir zamanlar insanlık tanrısına insanlar kurban ederdi, belki de en sevdiği insanları: Tüm tarih ötesi dinlerde ilk doğanın kurban edilişi buraya ait, Roma’nın en anakronik hareketlerinden biri olan imparator Tiberius’un Capri adasındaki Mithras mağarasında dehşet verici kurban edilişi de. Öyleyse, insanlığın ahlaksal döneminde, insan, tanrısına en güçlü güdülerini, kendi “doğa”sını kurban ediyor; bu olay münzevinin ve doğallık karşıtının zalim gözlerini şenlikli bir neşeyle aydınlatıyor. Nihayet -kurban edilecek ne kaldı? En sonunda konfor verici, kutsal, şifa verici ne varsa; bütün umudunu, bütün saklı uyuma, gelecekteki mutluluğa ve adalete olan inancını kurban etmek zorunda kalmadı mı? Tanrının kendisini kurban etmek ve kendine olan zulmünden, taşa, budalalığa, ağırlığa, yazgıya, hiçliğe tapmak zorunda değil miydi? Tanrıyı hiçlik uğruna kurban etmek –nihai zalimliğin bu paradoksal muamması gelmekte olan kuşağa kaldı: Hepimiz şimdiden onun hakkında bir şeyler biliyoruz.”
– Nietzsche, Friedrich. (1886). İyinin ve Kötünün Ötesinde, 56.

Ancak eğer Allah’ın yası dediğim şey mutlak bir nesnellikle ele alınabilecek bir şey değilse yani konu hakkında yazmanın da okumanın da psikolojik tarafları varsa yani konunun gerçekliğiyle insani bir ilişki kurma, buna varabilme önünde yine insani savunma biçimleriyle karşılaşılacaksa konunun ait olduğu ve aidiyetsizlikle dolaştığı farklı alanların neler olduğu ve bunların arasında nasıl geçişler yapılabileceği üstüne de düşünmek gerek.

Tüm bunlar için zamana ihtiyaç var. Zaman emeğin kendine yabancılaşıp ve tekrar kendine dönmesinin alanı olabildiğinde ilerlemiş sayılabilir. Ancak varmak istediğim yas, bütün bunların sağlıklı bir şekilde yapılabilmesinin koşulu. Dolayısıyla bir tür imkânsızlıkla mücadele etmek gerekiyor. Terimsel olarak kullandığım sözcükler kullanılmak zorunda fakat belki de tecrübeyi ve deneyimlenmeyeni temsil etme gücünü de tamamen taşımıyorlar. Kullanılmak zorundalar çünkü olağan hayatın dili olağandışı ile dolup taşıyor, dolayısıyla olağan gibi gözüken tecrübenin anlaşılması için olağan-dışı, teknik yani yabancılaşma gerektiren bir işe kalkışmak gerekiyor.

Bu yasın ne kadar süreceği, bu zamanın nasıl ölçüleceği, bu zamanın akıp akmadığı meçhul. Bu yasta zaman ancak tekrar düşünmeye başlarsak akabilir. Peki Allah’ın kaybını nasıl düşüneceğiz? Ne inançlılığın ne de hepsi bir yanılgıydı deyip rafa kaldırmanın yası tuttuğunu, tutabildiğini düşünüyorum. İkisi de aynı ölçüde olmamak kaydıyla bu zor deneyimi reddediyor, bu da tarihsel/zamansal varoluşu reddetme, koşullarını yani imkanlarını reddetme anlamına geliyor. Şüphesiz insanın bu gibi zafiyet anlarındaki yaratıcılığı yani durumun anlamını kendini kurtaracak daha kabul edilebilir, daha az acı çekilebilir veya acının anlamsızlığını örtmeye yarayan bir şekle dönüştürme kabiliyeti dillere destan bir meziyet.

Öte yandan başlaması ve sonlandırılması mümkün olmayabilecek bu yas buyruğu karşısında ne yapılabilir? Çünkü yaşamaya devam etmek reddedişle mümkün. Neyin reddi? Yası tutmadıkça insan olarak yaşamadığımız veya önceki söylediğim hâliyle kendimizden uzakta yaşadığımız gerçeğinin reddi. Yaşar gibi yaparak yaşadığımızın sanrısını devam ettirişimiz. Bence yaşar gibi yapışımız sadece bizim yaşamsallığımızdan değil yaşamı aşmış bir hareketin malzemesi olarak işlerlik kazanmamızdan kaynaklanıyor. Burada kastettiğim kurbanlık da değil. İnkârı içinde tüm ölçülere karşı hınçla dolu bir istenci tekrar iyileştirme, sevgisini ona döndürme, yaşadığı ve yaşattığı şiddeti tecrübe edebileceği bir olaya dönüştürmenin imkanlarından bahsediyorum. Bu yazı bir başlangıçtan çok bir ertesindelik olarak konumlandırılabilir. Bundan sonraki altı yazıyı da psikanalitik, felsefi, siyasal ve tarihi bazı metinler aracılığıyla bu yazıda olaya ve Allah’ın yası deneyimine yaklaşabilmek için ortaya attığım ayrıntıları daha da genişletmeye ayıracağım.

Dağlar olmasaydı leyla yar
Çiçek solmasaydı leylam yar
Ölüm allahın emri leyla yar
Ayrılık olmasaydı leyla yar
– Muharrem Ertaş

(1/7)
Talha Can İşsevenler
08 Temmuz 2020
Soru ve Görüşleriniz İçin: talhai[at]sabanciuniv.edu

 

  • Tavsiye Metin: Freud, Sigmund. (2017, Ağustos 11). “Yas ve Melankoli”, Çev. Abdurrahman Aydın, Ayrıntı Dergi, Link.

Yayımlanan bu yazının tüm hakları anlamveadalet.net‘e aittir. Söz konusu metin, izin alınmadan başka bir web sitesinde ya da mecrada kısmen veya tamamen yayımlanamaz, kopyalanamaz, çoğaltılamaz, dağıtılamaz, içeriğinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Aksi taktirde bir hak ihlali söz konusu olduğunda; anlamveadalet.net, 5651 sayılı İnternet Ortamında Yapılan Yayınların Düzenlenmesi ve Bu Yayınlar Yoluyla İşlenen Suçlarla Mücadele Edilmesi Hakkında Kanun ve 5846 Sayılı Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun ilgili hükümleri gereğince maddi ve manevi tazminat davası açabilir. Ancak yazının bir bölümü, alıntılanan yazıya aktif link verilerek kullanılabilir. Her türlü alıntı, (her müstakil yazı için) 200 kelime ile sınırlıdır. Alıntı yapılan metin üzerinde herhangi bir değişiklik yapılamaz. Bu metinde yer alan görüşler yazara aittir ve anlamveadalet.net’in editöryal politikasını yansıtmayabilir.