Kumaş Olsam Arşın Arşın Yırtılsam

“Güneş muşamba perdede tam üçü işaret ederdi. Geleceğine yüzde yüz emin olduğum günler beklerken uyuyakalırdım. Kapıyı tırmalar gibi vurduğu zaman nasıl duyardım rüyamın içinde. Yataktan fırlardım.
Kapıyı açardım. Rengi solmuş, nefesi boğazından gelirdi. Masadan bir cigara alır yakardı. Dünya ötede idi. Burada bir konsol, bir ayna, bir alçıdan gemici, bir yatak, bir ayna daha, bir telefon, bir koltuk, kitaplar, gazeteler, kibrit çöpleri, cigara izmaritleri, soba, battaniye vardı. Dünya ötede idi. Gökyüzünde uçaklar vardı.”[1]

Yazı sadece deneyimin aktarıldığı, gösterildiği bir alan değil burada deneyim bizzat yaratılıyor. Bu dizide birçok düşünürün, edebiyatçının çeşitli biçimlerde arkalarında bıraktıkları deneyimlerini kullanmaktayım. Yani bu yazarlara bakmaktansa onları kullanmayı tercih ediyorum. Alıntıları ise çoğu biçimde ister istemez oluşturulan iç alan, tamamlanmışlık, sonlanabilirlik, kesintisizlik iddialarına bulaşmamak için koyuyorum.

Kullanmanın çeşitli halleri var. Çocuk terapisti Winnicott’un tavsiye ettiği gibi analizin amacı yorumu sunmak değil, analize ihtiyacı olana yorumu kendi bulabileceği çevreyi, araçları sağlamak ve onun kendi yaratıcılığını yakalama fırsatının önüne geçmemek. Hatta terapinin en önemli amaçlarından biri kendi agresifliğinin dünya tarafından kabul edilemeyeceğine alıştırılmış öznenin bunun ertesinde itaatkâr ve uyum düşkünü kimliğinin yanında yaşamı duraksamış yaratıcı benliğine ulaşmak, onun kendini konuşup kendini dinleyebileceği, kaldığı yerden gelişmeye devam edeceği bir süreç başlatmak.

Başlangıçta ihtiyaç ve taleplerini onunla buluşturan annesi ve onun bedeni çocuk için bir devamlılık içinde gerçekleşiyor. Winnicott için erken dönem gelişimimizde zamanla dünyanın sadece kendi yansıtmamız olmadığını deneyimlemeye ihtiyacımız var. Yani gerçeklik prensibini dünyanın gösterdiği bağımsızlık, direnç ve karşı atakla öğrenebiliyoruz. Güç gösteren, kendi hayal dünyasını, ölçülerini çevresine yansıtan öznenin aradığı şey dünyanın uyumu, itaatindense kendisine direnişi ve böylece ona başka öznelerin de var olduğunun ve bu öznelerin hakiki olduğunun, varlığın sadece kendi hayalinin, isteğinin ürünü olmadığının bilgisi. Ancak böylece kendi gerçekliğinin tadına varabiliyor. Bu çalkantılı özneler arası alan Winnicott’a göre sağlıklı duygusal yaşamın temelini oluşturan oyunun alanını belirliyor. Ancak görüldüğü üzere bu deneyimin tamamıyla gerçekleşmesinin koşullarının sağlanması pek de mümkün değil. Yani iki bağımsız kişinin öznelliklerini sakınmadan, tavizsiz bir şekilde birbirlerine zorlamaları ve aynı zamanda ikisinin de bundan sağ çıktıkları bir karşılaşma. Çağdaş ulus-devletler arası sistem bir örneği, birbirlerine acımasız şakalar yapabilen arkadaşlar bir diğeri. Veya Klasik Atina demokrasisinin kıyasıya yarışan üyeleri. Nietzsche’nin hatırlattığı gibi, bu süreç beraberinde korkunç bir güç yaratımını ve bu gücün deşarj edilmesi gereği sorununu oluşturuyor. Bu güç bir müddet etraftaki tanıklara uygulansa da -bu ilişkinin tanığı olabilmek için onu içerisinde yer almak gerektiği için onlara tanık da denemez- tekrar tekrar kendini bulma gereği kendinin bölünmesine, çoğalmasına ve böylece kendi kendine uygulanabilir hale geldiği süreci başlatıyor[2].

“gün gelir rüzgar fırtına olur,
dertleri gönül kendisi arar da bulur”
Aysel Gürel

Son iki bin yılda yaşamın hakikatine olan tutkunluk tehlike anında hakikatin yapılandırılmasına, yapılandırılarak onu yapılandıranın ondan ayrılmasına, böylece yaşanmaktansa düşünülmesine, ardından düşünülmektense bakılmasına, bakılmaktansa aranmasına, aranmaktansa varsayılmasına varan düğüm düğüm bir kayboluşu ve unutuşu kendi içinde barındırıyor. Diyonisosçu şarap festivalleriyle, cinsellik kültleriyle yaklaşıldığı hayat hakikati adım adım enkazlaşmış, enkazdan yeni enkazlar yapılandırılmış. İşte bu düğüm aslında sadece bir savunma, ihtiyatlılık değil, insanın kendi yaratıcılığını yani doğadan doğma olsa da ayakları üstünde, yani geri dönülemez biçimde doğa üstü/ötesi yaşamını sürdürmesi olarak da anlaşılabilir. Yani Allah’ın yasından kaçınması, kendini hala ilginç kılabilmek (ikinci yazıda yerleştirilmiş alıntıda olduğu gibi) ve böylece zihinsel varlığını yani anlamlandırma kabiliyetini, nesnesini tüketmeyerek, meşrulaştırabilmesine yarıyor. Hem kendinin ötesinde hem kendisinin öncesinde, tecrübe ederse sonlanacak bu yüzden hep ertelenen ancak dolayımlı bir şekilde her an yaşanan kendine dönme çabası.

Psikanalizin yirminci yüzyılın başında kitleselleşmesinin önünü açan olay etkilerini günler aylar yıllar sonra bağlamsız bir şekilde gösteren savaş bunalımını açıklayabilecek zihinsel bir model ve tedavi/terapi sunmasıydı. Bu araştırmaya göre benlik kendinden menkul, kendini kuran bir zihinsel akış değil; yaşamsal ihtiyaç ve yönelimiyle çevresel değişkenler arasındaki karşılaşmayı idare eden bir mekanizma veya yüzeydi. Görevi sadece dışarıya erişmek ve dışarıyı içerinin taleplerine göre şekillendirmek değil aynı zamanda içerinin dışarının sayısız göstergeleriyle işlevsiz hale gelmesine karşı çeşitli savunmalar geliştirerek kişiliği korumaktı. İşte olayın deneyimlenememesinin açıklamalarından biri bu. Ne rafa kaldırılabilen ne de ilgisiz kalınabilen bir olay algılanıyor ancak deneyimlenemiyor; niteliği nedeniyle özneleştirilmemiş, anlamlandırılmamış, anlatılaştırılmamış bir sahne, olay benlikte yarık açıyor. Benliğin çöküşünü getirme tehlikesi olayın deneyimlenmeyerek içselleştirilmesine neden oluyor. Bu öznenin zamansallığında da karmaşa yaratıyor. Bir taraftan olayın ertesinde yaşamaya devam ederken aynı zamanda olayı deneyimlemediği için öncesinde kalmaya devam ediyor. Ancak tekrar tekrar bu öncesindelikten olaya yaklaşmaya, olayı tekrar başka görüntüler içinde sezmeye bunun ertesinde kendini yine olayın ertesine fırlatmaya devam ediyor ve deneyimlenmemiş olay katlanıyor. Bu noktada öznenin varlığının tehlikeye girmesi korkusunu aşabilmek için çevreleyen ve taşıyan öznenin onu parçalara bölen olayı yaşayabilmesine olanak sağlayan özel bir duruma ihtiyacı var.

Winnicott erken çocukluk döneminde bebeklerin kendilerini her zaman bir bütün olarak yaşamadıklarına, ancak bunun sağlıklı bir yetişmede tahammül edilebilir bir dağınıklık olduğuna, çünkü bu geçici dağınıklıktan döndüren ve onun bütünleşmemişliğini idare eden bir annenin varlığının önemine dikkat çekiyor. Ancak bu geri dönüşü yaşayamayan çocukların kişiliklerini kurtarabilmek için bedenlerinden soyutlanmaya ve zihinlerini bedenleriymişçesine yaşamaya başlamalarını sayısız klinik tecrübesinden yola çıkarak aktarıyor[3]. Ancak bu bölük pörçük benlik asıl varlığını oluşturduğu için korkunç bir sessizlikte kendini duyurmaya çalışmaya devam ediyor. Hatta çeşitli patolojiler normalden sapmadan çok yokluktan varlığa geçebilmenin o sıradaki tek yolu olarak tekrar kavramsallaştırılıyor[4][5].

Analitik terapi bu yok olma tehlikesini, travmatik olayı tekrar tekrar yaşama tehlikesini ve böylece travmanın çoğalması tehlikesini gözeterek olayın yaşanabilir hale getirilmesini ve gelişimi kesintiye uğramışlığından kurtarmayı amaçlıyor.

Ancak gördüğümüz üzere öznelik hakiki varlığına her zaman özneler arası bir ilişkide erişebiliyor. Olayın tedavisi hem kişisel uğrak noktalarına geri dönüşü hem de her kişinin kişisel deneyim tarihinden bağımsız yorumlanamaz/erişilemez insanlık tarihinde devam eden o olayda/olaylar dizisinde geri saymayı gerektiriyor.

Cumhuriyetin Sümer’i düşünmesinin, Batı klasiklerini düşünmesinin anlamı bu. İleri gidebilmek için pek dikkatli bir şekilde öncesine gitmenin gereği… Tekrar tekrar başlamak, o imkânsız olayı deneyimlemenin, bu yası sonlandırmanın tek yolu.

Vur durma, vur yüreğim, vur
Olan olmuş, ne olur?
Hayata bir daha vur
Aysel Gürel

 

Bernard Stiegler’ın anısına- 8 Ekim 2020
Görsel: Justine Neuberger
(5/7)
Talha İşsevenler,
Soru ve görüşleriniz için talhai@sabanciuniv.edu

Dipnotlar

[1] Sait Faik (1954/2009) Alemdağı’nda var bir yılan. S. 890. Bütün eserleri. Yapı Kredi Yayınları.

[2] “The last philosopher I call myself, for I am the last human being. No one converses with me beside myself and my voice reaches me as the voice of one dying. With thee, beloved voice, with thee, the last remembered breath of all human happiness, let me discourse, even if it is only for another hour. Because of thee, I delude myself as to my solitude and lie my way back to multiplicity and love, for my heart shies away from believing that love is dead. It cannot bear the icy shivers of loneliest solitude. It compels me to speak as though I were Two.”  Friedrich Nietzsche. S. 18, Philosophy in the tragic age of Greeks. 1998. Regnery Publishing.

[3] Winnicott, D. W. (1954) Mind and its relation to the psyche-soma.  http://www.english.upenn.edu/~cavitch/pdf-library/Winnicott_PsycheSoma.pdf

[4] Winnicott, D. W. (1974). Fear of breakdown. International Review of Psycho-analysis, 1(1-2), 103–107

[5] Ogden TH. Fear of breakdown and the unlived life. Int. J. Psychoanalysis. 2014 Apr;95(2):205-23.